30 Kasım 2015 Pazartesi

Basketbolun bıraktığı ikinci adam: Kobe Bryant



30 Kasım 2002.


Indiana Pacers, 6 maçtır kaybeden Washington Wizards'a karşı 10 sayı geriye düşmüş, Reggie Miller 25 sayısının 17'sini üçüncü çeyreğe sığdırıp Wizards'a üst üste 6. yenilgisini tattırmayı başarmıştı. Aynı gece Matt Harpring, 18'de 13 şut isabetiyle Kevin Garnett'in Timberwolves'una 33 sayı gönderdi.

LeBron James, Dwyane Wade, Chris Bosh ve Carmelo Anthony'nin 2003 NBA Draftı için gün saydığı günlerdi.

O gün kimse Miller'dan söz etmedi. Harpring'ten, James'ten, Melo'dan ya da D-Wade'den.

Hiçbirinden...

Galiba bu kez gerçekten gidiyordu.

Washington Wizards'ın 23 numarası, kariyerinde üçüncü kez basketbola veda ediyordu ve bu kez ciddiydi.

''Bu yılı tamamlamak ve tadını çıkarmak istiyorum'' dedi maçtan sonra: ''Şu noktadan sonra sadece tadını çıkaracağım.''

Gidiyordu.

40'ına basan vücudu, 'vakit geldi' diyordu. Dinlemek zorundaydı.

Ona kalsa hiç gitmezdi; hatta bu açıklamadan 5 ay sonra tüm gazetelere manşet olacak veda mektubuna 'Sevgili Basketbol' diye başlayacak, 'NBA'deki günlerim bitti, ama ilişkimiz hiçbir zaman bitmeyecek' diye nokta koyacaktı.

Michael Jeffrey Jordan; NBA şöyle dursun, basketbolda, hatta genel olarak spor dünyasında kendi açtığı devri kapatıyor, yerini yeni bayrak taşıyıcılara bırakıyordu.

Allen Iverson daha 1 yıl önce 2001'in Sixers kadrosu gibi bir şeyle tüm NBA'e meydan okuyup finale yürümüştü. Tracy McGrady, gelmiş geçmiş en büyük skorerlerden biri olduğunu sayı krallığıyla taçlandırmak üzereydi. Hidayet Türkoğlu, Sacramento Kings'te Vlade, Peja, Doug ve C-Webb ile göğsümüzü kabartsa da Los Angeles Lakers'ın three-peat'ine maruz kalıyor, Jason Kidd - Kenyon Martin ikilisi jenerikleri süslüyor, San Antonio Spurs 5 yılda gelecek 3 şampiyonluğun tohumlarını filizlendiriyordu.

Ha bir de; internete 256k modemle bağlanmak inanılmaz bir şeydi. Modemin çıkardığı o saçma sapan sesteki keyfi Napster'dan indirilen şarkılar bile vermiyordu bazen. Biraz zaman alıyordu şu 'Yeni Michael Jordan olacak' denen çocuğun 'Irish' yazılı yeşil formayla yaptıklarını gösteren videoları indirmek.

Herkes, Majesteleri'nin vedasının tesellisini aynı soruda arıyordu: 23'ten sonra kaç gelir?

...



30 Kasım 2015.

Los Angeles Lakers, Staples Center'da Indiana Pacers'ı ağırlamak üzereydi. Black Mamba oynadığı son 5 maçta 69 şut kullanmış, 50 tanesini kaçırmıştı. Üstelik bunların hatrı sayılır bir kısmı, NBA'in 'airball' dediği, Shaq'in 'ayıp olmasın diye' Shaqtin a Fool'a koymaktan son anda vazgeçeceği türde şutlardı.

Ruhu, aklı, vicdanı, karakteri, soyut olan her şeyi 'at, başarabilirsin' diyordu. 15'te 0'la başlayıp üst üste soktuğu şutlarla maç kazandıran, 3 çeyreğe 62 sayı sığdırıp skor tabelasına Kobe 62 - Mavericks: 61 yazdıran, Raptors'a 81 sayı atan, Seattle Supersonics'e 12 üçlük atan, 5 kez şampiyon olan, 2 kez sayı kralı, 1 kez MVP, 17 kez All-Star olan biri...

NBA tarihinin en skorer 3'üncü oyuncusu diyorum...

Siz olsanız, atmaz mıydınız?



Kobe'yi durdurabilecek tek şey vardı. Her zaman kazanan, kazandıran o Black Mamba asaleti, bu kez bu şeye teslim olmak zorundaydı.

20 yıl; tek forma, dile kolay.

Bryant, Jordan'a danışmış, ''Bu sezonun tadını çıkar'' cevabıyla kesinleştirdiği kararı Cumartesi gecesi Koç Byron Scott'a bildirmişti.

Tam 13 yıl sonra, yine iç saha maçında, Pacers'a karşı...

Miller'ın 25 attığı maçtan sonra konuşan Jordan'dan farklı olarak, 'Benim Michae Jordan'ım Kobe Bryant'tı' diyen Paul George'un 39 attığı maçın öncesinde biliniyordu Bryant'ın basketbola veda etme kararı aldığı...

Detayları maçtan sonra ifade edecek, basketbola ayrı, taraftarlara ayrı birer mektup yazacaktı.

Bu gece George 39 sayı attı, Philadelphia 76ers NBA tarihinin en kötü başlangıcı rekorunu 18'de 0 çekerek kırdı, Andre Drummond 20 sayı, 18 ribaundla bir kez daha parmak ısırttı, okyanusun diğer tarafında Luka Doncic diye 16 yaşında bir çocuk inanılmaz bir smaç yapıp Dragan Bender'i kıskandırdı, havalar bir anda soğudu, ve bir sürü şey...

Hiçbirinden bahsetmedik, edemedik.

Kobe, gidiyordu.

Sahaya onun kadar ruhunu koyabilmiş kaç kişi var ki? Kobe şut atarken hissettiğiniz şey, Picasso'nun tabloya vurduğu her bir fırça darbesindeki, Beethoven'ın bastığı her bir notadaki, Shakespeare'in her bir satırındaki duygudan ne kadar farklı?

Adam gidiyor... Amansız bir hastalığa tutulmuş; 'en fazla 3 ay daha yaşar' diye teşhis konulmuş bir ihtiyarın, 50 yıllık hayat arkadaşına veda ettiği gibi bir edayla; en büyük aşkıyla vedalaşıp helalleşiyor.

Kobe Bryant gidiyor.



Sanatına aşık bir sanatçı; aşkına başka nasıl hitap edebilirdi ki?

***

''Sevgili basketbol,
 

Babamın çoraplarını top haline getirip Great Western Forum'da maç kazandıran hayali şutlar
atmaya başladığımdan beri bir şeyin gerçek olduğunu biliyordum: Sana aşık oldum.
 

Bu öyle derin bir aşk ki, aklım ve bedenimden, ruhum ve duygularıma kadar bütün her şeyimi sana verdim.

Altı yaşında bir çocukken sana delicesine aşık oldum. Tünelin sonunu hiç görmedim, sadece kendimi bir tünelden parkeye çıkarken gördüm, ve koştum.

Her salonda potadan potaya koştum. Ortadaki her top için koştum. Sadece senin için... Sen benden mücadele etmemi istedin, ben sana yüreğimi verdim. Çünkü bana çok daha fazlasıyla geldin. 

Acılarımla, terimle oynadım. Beni zorladığın için değil, 'sen' beni çağırdığın için. Her şeyin 'senin için' yaptım. Çünkü sen böylesindir, bana yaptığın gibi; insanlara yaşadığını hissettirirsin.

Altı yaşında bir çocuğa Lakers hayalini verdin. Seni bu yüzden her zaman seveceğim. Ancak seni takıntılı bir şekilde daha fazla sevemem. Artık sana verebileceğim elimde kalan tek şey bu sezon. Kalbim bu yaraları kaldırabilir, aklım bu eziyeti çekebilir, ama bedenim elveda deme zamanının geldiğini biliyor.

Sorun yok; seni azad etmeye hazırım. Bunu şimdi bilmeni istiyorum ki kalan her anımızın tadını çıkaralım. İyisiyle, kötüsüyle, birbirimize her şeyimizi verdik.

İkimiz de biliyoruz ki bundan sonra ne yaparsam yapayım, ben hep o çocuk olacağım. Elinde çoraplardan bir top, sürenin bitimine 5 saniye kala köşedeki çöp kutusuna...

5... 4... 3... 2... 1...

Seni her zaman seveceğim, 
Kobe.''

***



Bir de taraftarlar var tabi...

Bryant, onlara veda etmeyi de unutmadı:

***

Bazılarınız beni benimsedi, bazılarınız benimsemedi.

Ancak hepiniz, bugün karşısınızda duran bu adam olmamda bana yardımcı oldunuz.

Öfkemi iyi yönde kullanmam için bana özgüven verdiniz.

Şüpheleriniz, bana hatalı olduğunuzu kanıtlamam için kararlılık verdi.

Güce kavuşma sürecimdeki korkularıma şahitlik ettiniz.

Beni reddedişiniz bana cesareti öğretti.

Beni bir kahraman gibi de görseniz, bir hain gibi de görseniz,

Bilin ki sahaya tüm duygularımı boşalttım, tutkumun her zerresini...

Ve bir Laker oluşumun tüm benliğini...

Benim için yaptıklarınız, benim sizin için yaptıklarımdan çok daha büyüktü.

Sarı-Morlu formayı giymenin her dakikasının farkında oldum.

Bu formayı bugün ve bu sezonun kalanında taşıyacak olmanın onurunu yaşıyorum.

Sizlere, bu şehre ve bu takıma duyduğum sevgi hiçbir zaman solmayacak.

Bu inanılmaz yolculuk için teşekkürler.

Kobe Bryant

***



Sevin ya da sevmeyin.

NBA şöyle dursun; spor dünyasına, ya da herhangi bir sektöre, işiyle bu kadar kafayı bozmuş, kendini bu denli layıkıyla sanatına adamış, kazanma hırsıyla yanıp tutuşan, adeta hastalıklı bir lisan-ı halle, takıntılı denebilecek bir tutkuyla basketbola vurulmuş biri daha yok.

LeBron James var, Stephen Curry var, Kevin Durant var, Anthony Davis, James Harden, DeMarcus Cousins, Kawhi Leonard, Paul George, Carmelo Anthony, Chris Paul, Dirk Nowitzki, Tim Duncan...

Ve daha nicesi...

Ama bir Kobe Bryant daha yok. Bir Black Mamba daha yok.

66 maç; tadını çıkarın.

Unutmadan: Kobe'nin ilk maçı, memleketi Philadelphia'da.

Sezon 0-18 ile başlamış bir takımın, Play-Off yapamayacak bir diğer takımla oynayacağı maçın biletleri 300 dolardan başlar mı?

Sahada Kobe Bryant varsa evet.

BONUS: 'Bu yazının üzerine süper gider' video:






Ahmet Melik SUBAŞI
@ahmetmsubasi
ahmetmeliksubasi@gmail.com





23 Kasım 2015 Pazartesi

NBA sosyal medya devrimiyle büyüyor





Bu sefer sezon başındaki basketbol daha çok ilgimi çekiyor ve bu tuhaf bir duygu.

Bakın; NBA'in tadını çıkarırım, doğru. Ancak ben de işler ciddileşene kadar, yani sezonu son evrelerine kadar olayı çok da ciddiyetle takip etmeyen kısımdanım. 82 maç, uzun bir yolculuk. Yapacak işlerim var. Cuma günü annemin doğum günü mesela. Ona hala bir hediye almadım. Afedersin anneciğim. Kristaps Porzingis forması alsam sever misin?

Neyse, şunu söyleyeyim ki ben 5 ayda bizim jenerasyonun en büyük hatası konumundaki Joe Namath'ten farklı bir grafik çizmeyi başarabilen 2.21'lik Letonyalı Porzingis'in büyüsüne tutulmuş herhangi bir New York sakini değilim. Ayrıca Şampiyon Golden State'in MVP'si Stephen Curry'nin sahada bir adeta yağ gibi aktığı hayret verici özet görüntülerine de takılmış durumdayım. Bir de Karl-Anthony Towns'lı, Andrew Wiggins'li Minnesota Timberwolves var. Ayrıca LeBron James, LeBron James'lik yapmaya devam diyor. Russell Westbrook bildiğiniz gibi. Ha bir de San Antonio Spurs.

San Antonio Spurs işte. Her zamankinden...

Fark şurada: Ben tüm bunları bir televizyonun karşısında değil, telefonumdan, sosyal medyadan, özellikle şu Twitter denen mavi kuştan takip ediyorum.

Ve yalnızca ben değil; birçoğumuz böyle artık.

NBA'in patronu Adam Silver ''Bizler de...'' diyor bunun için. 5. Caddedeki NBA ofisinin toplantı odasında konuşuyor. Şık bir takım elbise giymiş; lacivert kravatında NBA logosu var. Telefonunu kibarca masaya koymuş.

Silver'la konuşmak istedim çünkü NBA çok bilinçli bir kararla basketbolun sosyal medyada -maç özetlerinin ve önemli anların amatör çekimleri dahil- özgürce dolaşmasının yolunu açtı. Yani, bedava ya. Yanlış anlaşılmasın; elbette Staples Center'da saha kenarına oturup tüm maçı Periscope'tan yayınlamaya kalkan ahmaklardan olun demiyorum. (Çevirmenin notu: Türkiye'de de var bu Burhan Altıntop turnusollerinden) Pilot, uçuş anında telefonlarınızı, en azından kameralarını kapalı tutmanızı istiyor. Ancak yine de parti devam etsin demekten de geri durmuyor.

Her basketbol gecesinde Twitter'da birçok gürültülü video görebilir, maçlara dair birçok istatistiğe, eleştiriye ve mizaha kolaylıkla erişebilirsiniz. (Silver bile takip ediyor, gizli hesabı var. Yalnızca tweet atacağı zaman  resmi hesabı kullanıyor.) Tarihe şöyle geçiyoruz: Basketbol Twitter'ı, Steph'in neler yaptığını ve yapıyor olduğunu görmenizi ve bilmenizi istiyor.

Söylemek istedikleri şey şu: telefonunuzu evdeki TV'ye nişan alarak çektiğiniz o kendin çek kendin paylaş videoları, ligdeki aksiyonu takip etmeyi muhteşem bir şekilde kolaylaştırdı. Önemli olaylar, ilginçlikler, şakalar, kötü saha kenarı tayfaları, her şey... Bu yetmiyorsa League Pass var. Maçı satın alıp seyrediyorsun.

''Atıyorum birileri Karl-Anthony Towns ve Andrew Wiggins'ten söz edip duruyorsa, açıp bakarsınız 'ne oluyor' diye. San Antonio'yla oynayacaklar. Tek tıkınıza bakar, $6.99'a sizin.''

Bu, süper NBA hayranları veya telefonları için çok da önemli değil. Onlar zaten her şekilde NBA'e erişip seyrediyorlar. Patron, bu teknolojilerin NBA'in erişim haritasını yeniden çizdiğine inanıyor. İlgi ve güç nerede, daha da önemlisi nerelere erişilebilir... Silver ayrıca 2011'de yapılan ve pahalı kadrolu takımlara dramatik bir lüks vergisi yükleyen revize anlaşma dahil birçok faktörün bu gelişime katkıda bulunduğunu iddia ediyor.

Ancak ekliyor: ''Sosyal medya en büyük faktör olabilir.  Internet tüm endüstrileri söküp attığı gibi spor endüstrisini de yıprattı.''


Bana sorarsanız bu şey, NBA'i bizlere daha da yakınlaştırdı. Ben küçükken basketbol coğrafyasının toprakları bana yabancıydı. Basketbolu okuyabiliyordum, arada bir seyrek olarak da olsa önemli anları izleyebiliyordum, ancak bazı NBA yıldızları erişilmesi güç kutsal şeyler gibi geliyordu. Mesela San Antonio'daki George Gervin. Onun için Silver bile ''Onu hiç görmediniz'' diyebiliyor.

Şimdilerde ise gezegendeki herkes, her şeyi gerçek zamanlı olarak anında görebiliyor. Nerede oynadığınızın önemi artık daha az. Pazarların 'büyük' veya 'küçük' olması söylemi artık ihtiyarlamış görünüyor.

Oyuncular da bu değişimin farkında. Bir yıl önce LeBron James (Twitter'da 25.2 milyon, Instagram'da 15.4 milyon takipçi)  Cleveland'a dönerken tereddüt dahi etmedi. Muhtemelen şu an dünyanın en aktif oyuncusudur. (Porzingis'ten sonra tabi)

Geçen yaz herkesin peşinde pervane olduğu LaMarcus Aldridge, San Antonio Spurs'e katılmak için Los Angeles Lakers'ı reddetti. Muhtemelen Lakers dahil herkes ve her şey, bunun doğru seçim olduğunu biliyordu. Greg Monroe, Milwaukee'ye gitmek için New York'u reddetti. (Porzingis'le yan yana oynama fırsatını reddettiği için hayatı boyunca pişmanlık duyacak)

Silver, OKC'de oynayan Kevin Durant'e de (Twitter'da 12.3 milyon, Instagram'da 5.9 milyon takipçi) değiniyor: ''Kevin Durant lig tarihinin en büyük sponsorluk anlaşmalarından birine (Nike, 20 yıl için 350 milyon dolar gibi bir şey.. Unutmadan: Dünyada her 15 dakikada bir, bir çocuk açlıktan ölüyor. Yetiş ya Durant, yetiş ya LeBron..) imza attı. Ve kimse, Kevin Durant'in başka bir şehirde oynaması durumunda bu marka için daha değerli olabileceğine dair hiçbir iddiada bulunmadı.''

Elbette NBA'in, bu markaya milyarlarca dolar ücret ödeyen yayıncı ortakları var, ve Silver sosyal medya desteğinin canlı izleme deneyiminin önüne geçmesini istemiyor: ''Maçlar ana yemek, özetler de atıştırmalık. Bizler taraftarlarımıza ana yemekten önce atıştırmalıklar ikram ediyoruz. Atıştırmalıklar biraz daha ham tabi; ancak arkalarında muazzam ana yemekler var.''

''Hiçbir şey canlı yayının önüne geçemez'' diye devam ediyor Silver. Porzingis'in Charlotte karşısında maç kazandıran üçlüğünü hatırlatarak ''Onu canlı izlemek isterdim ama kaçırdım. Pozisyonu telefonumda gördüğümde verdiğim tepki 'keşke canlısını izleyebilseydim' oldu. İnanılmazdı'' diye de ekliyor. (Muhtemelen NBA tarihinin en önemli anıydı o üçlük, yürü be Porzingis)

Sosyal medya devriminin önemini her spor dalı kavramalı. Ancak şurası çok açık ki basketbol bu önemi çoktan kavramış durumda. Aynı şekilde Cumartesi gecesi eğlenceleri Youtube devrimine hitap ediyor. Stephen Curry, o GIF'ler için yaratılmış sanki.

İşte NBA de bu devrimleri kanıksalamyı seçti. Silver ''Bu bizim ellerimizin ötesinde bir şey. Ancak aynı zamanda bunu kendi lehimizde kolaylaştırabiliriz'' diyerek bitiriyor.

Bence de, güzel fikir.

Şimdi gidip şu Porzingis formasını almam lazım.

Yazar: Jason Gay
Çeviri: Ahmet Melik SUBAŞI
Makalenin orijinali: http://www.wsj.com/articles/the-nba-climbs-the-social-ladder-1447976815

18 Kasım 2015 Çarşamba

NBA'i özleyenlerin ligi: Şampiyonlar Ligi!



Kemerlerinizi bağlayın; 'Şampiyonlar Ligi'nin NBA versiyonu geliyor. Ama bu, bizim bildiğimiz ŞL'den biraz farklı.

USA Today'dan Sam Amick; tüm ABD'den 16 takımın katılacağı, eski NBA oyuncularının forma terleteceği yeni bir ligin sinyallerini veren bir habere imza attı. 'Şampiyonlar Ligi', doğrudan NBA'e bağlı bir organizasyon olmamakla birlikte bazı takımların NBA takımlarının da bulunduğu şehirlerde konumlandırılacak olması itibarıyla NBA efsunu sunuyor olacak. CEO Carl George'a (bir an için aklınız George Karl'a gitti, itiraf edin. İlk etapta ben de 'DeMarcus Cousins sonunda başardı galiba diye düşünmedim değil) göre ligin NBA ile aşık atmak gibi bir amacı yok, sadece ölü sezona biraz rekabet sosu katmak istiyorlar.

Amick'in iddiasına göre 'New York takımına yazın beni' diyen birkaç isim belli. Hepsi tanıdık isimler: Al Harrington, Rasheed Wallace ve Maurice Ager. Şu ana dek ligde oynamaya hazır 60 oyuncu olduğu iddia ediliyor ve her takımın kadrosunda en az iki All-Star olmuş oyuncu planlanıyor. CEO George, konuyla ilgili ''Bu bizlere olduğu kadar kariyerlerinin sonuna gelen oyuncular için de bir sürpriz niteliği taşıyacak'' diyor: ''Önemli bir mesafe kat ettik ve bu bize heyecan veriyor. Gelişimimizi sürdürüyoruz.''

Plan basit; NBA'in geliştirme ligi D-League'e alternatif olarak dha heyecan verici bir Şampiyonlar Ligi kurmak. NBA'de kontratı bulunmayan D-League oyuncuları maksimum 25 bin dolar kazanıyor. Georga'a göre Şampiyonlar Ligi'nde forma giyecek oyuncular 200 bin dolar civarı kazanacak.

Bu rakam hala NBA'in 'minimum' dediği rakamın çok altında. Ancak yine de kariyeri iç karartıcı bir biçimde sona ermiş NBA oyuncuları için hiç de fena sayılmaz. Zira bugün bu tip oyuncular D-League'i, ya da okyanus ötesi ligleri seçip başta dil ve sözleşme koşulları olmak üzere birçok dezavantaja rağmen şanslarını orada deneyebiliyorlar.

Eski bir NBA oyuncusu olan Keyon Dooling'e göre Şampiyonlar Ligi, bu açıdan önemli bir avantaj. Zira bu ligde forma terletmesi muhtemel oyuncular için eve yakın kalmak ve NBA'i andıran bir çevrede yer almak, okyanusun diğer tarafına geçmekten çok daha makul. Dooling, konuyla ilgili ''Bu aslında çok da parayla ilgili bir şey değil. Bu oyuncuların bir çoğu size muhtemelen soyunma odası atmosferini çok özlediklerini söyleyeceklerdir. Oradaki arkadaşlığı, gittikleri farklı şehirlerdeki restoranları, taraftarın uğultusunu... Bunlar yüzlerce milyon doların dahi dolduramayacağı boşluklar'' diyor.

Bu projeye destek olan üst düzey markalar dahi var. Mesela moda ikonu Tommy Hilfiger gibi... George, her şeyin planlandığı gibi gitmesi durumunda gelecek yaz 30 maçlık bir fikstürle sezonu açmayı planlıyor. Ligin ilk şampiyonunu eleme usulü bir sistem tayin edecek.

Profesyonel spor liglerinde her yeni girişimde olduğu gibi elbette bunda da bir kuşku durumu var. Son yıllarda sayısız girişim, tepe dörtlüyle rekabet etmeye kalkıp duvara tosladı. Bunlar arasında akla ilk geleninin XFL olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Bu yüzden George, hedefleri küçük ve yatırımcı açısından makul tutmaya çalışıyor. Amaç ise belli; NBA'de kepenkler kapalıyken, yaz döneminde basketbolu özleyen herkes için alternetif bir Şampiyonlar Ligi yaratmak.


9 Eylül 2015 Çarşamba

Ve yaramaz çocuk, kirli çamaşırları döker...


 20 bin dolarına taş-kağıt-makas oynardık!


Wesley Sneijder'ın Bebek'te scooter tipi motosikletiyle turladığını gördüğümde aklıma direk Jay Williams gelmiş, kendi kendime ''Bu kadar yüklü rakamlara imzalanan kontratlarda futbolcuların motosiklete binmelerinin yasak olduğuna dair bir madde yok mu?'' diye sormuştum.

Jay Williams demişken... Hatırlayanlar bilir; 2002 NBA Draftı'nın 2. sırasında Chicago Bulls tarafından seçilen, Duke çıkışlı, yetenekli bir oyun kurucuydu. JW, NBA'deki ilk sezonunun sona ermesinin ardından yaz döneminde Yamaha R6 model bir motosikletle geçirdiği trafik kazasının ardından önemli bir sakatlık geçirmiş, 4 yıl sonra gelen basit bir deneme dışında NBA ve basketbol kariyeri tamamen sona ermişti.


- Son tweet'i az önce attım. -

Medya adına okuyup yazarken NBA'in genelde top, çember, saha, forma, bench gibi teknik taraflarıyla ilgileniyoruz. Ancak yaş rakamının ilk hanesinde 2'lerden 3'lere çıkmamdan mıdır, yoksa artık bu işlere dair yeni tatlar arıyor olmamdan mıdır bilinmez, ben oyuncuların biyografik detaylarını teknikle sınırlı tutmanın dışına çıkmaya başladım.

Bu bağlamda hep merak ettiğim şeylerden biri bu olmuştu; nihayetinde hepimiz normal hayatları olan, normal işler yapıp normal paralar kazanan ve dolayısıyla normal yaşayan kimseleriz. Ancak sporda bu farklı; Türkiye'de futbol oynayan ortalama bir oyuncu bile medyaya yansıyan telefon görüşmelerinde ''Abi 50'şer 50'şer ödeme yapıyorlar, yetiştiremiyorum ki ödemelerimi..'' diyebiliyorken, dünyada sporcusuna en fazla para kazandıran NBA oyuncularının sosyo-ekonomik yaşantısı nasıl ola ki?

Geçenlerde Nijerya asıllı Giannis Antetokounmpo, takımı Milwaukee Bucks'ta bazı oyuncuların her deplasmana gittiklerinde bir Play Station alıp otelden ayrılırken PS'i otelde bıraktıklarını söylemişti. Aynı dönemde 7 kez All-Star olup Rüya Takım gibi Rüya Takım'la (2000, Sydney) altın madalya kazanmış, 100 milyon dolardan fazla parayı bir şekilde kasasına koyup batırabilmiş Vin Baker'ın bir Starbucks mağazasında Barista olarak çalıştığını, Antoine Walker'ın Miami Heat formasıyla 2006'da kazandığı şampiyonluk yüzüğünü satışa çıkardığını okumuştuk.


Şimdi de Jay Williams (ki NBA'de 1 yıl oynayabildi) katıldığı bir podcast yayınında oyuncuların bu serveti nasıl batırabildiklerini anlatan çarpıcı sözler söylemiş. Öyle ki J-Will, uçakta iskambil kartlarıyla oynamaktan ibaret sandığımız oyuncular arası kumarın barbut, 20 bin dolarına taş-kağıt-makas oynamaya kadar vardığını söylemiş.

Yayının videosu ve çarpıcı kısımlarından ana hatları şöyle:


 ''Çaylak sezonumdan sonra motor kazası geçirdim, her şeyi b.k ettiğim zaman o zamandı. Evet NBA oyuncuları olarak kontratlarımızda motora binme yasağı falan var, hepimizin kontratlarında yasaklar yok mu? Hayat böyle bir şey. Olay şu: Ben daha önce hiç öyle bir para kazanmamışım. Bir anda biri geliyor size böyle bir para ödeyip 'hadi git bak keyfine' diyor. Yani benim ailemin durumu fena değildi; orta direk bir aileydik, ama hiç bir zaman böyle bir para kazanmadık. Şimdi bir anda böyle bir para geliyor ve istediğini yapabiliyorsun, annene 10 bin dolarlık bir mont alabiliyorsun, babana bir araba çekebiliyorsun, gidip kendine bir iş kurabiliyorsun. Bu 21 yaşında bir çocuğun kolay kolay kaldırabileceği durum değil. Şehirde arabanla gezerken bir billboard'ta kendini görüp ''Bu ne lan'' diyorsun. Bu gerçeklik değil tuhaf bir şey bu. E sonra etrafına bakıyorsun, takım arkadaşlarına bakıyorsun, adamlar kafalarına göre takılıyor, uçakta kumar oynuyor falan... Sen de kendi hayatını yaşamaya başlıyorsun. 'Ben niye yapmayayım ki?' diyorsun. ''

''400 dolar kazanan bir adamsın, gidiyorsun bir mağazada bir çift Jordan görüyorsun. Fiyatı 170-180 dolar. Gidip o parayı ona versen nerdeyse maaşın yarısını oraya gömmüş oluyorsun. Ama yılda 5 milyon dolar kazanan adam? Adam tek gidiş bileti için 50 bin doları şak diye çıkarıp ödüyor. Biraz kendinizi bunların yerine koyun; her iki haftada bir hesabına 750 bin dolar yattığını düşünün.''

''Ya Michael Jordan'a karşı kumar oynayıp hırs yapan var ya. Tutturmuş adam, ''Bir daha bas, bahsi yinele, bahsi yinele!'' Lan oğlum sen MJ'e niye kafa tutuyorsun, Jordan markasına niye kafa tutuyorsun? O adam tükenir mi, kaybeder mi? Adam daha geçen sene 120 milyon dolar kazandı!''

''Zar atmayı, kağıdı falan geçtim. Taş-Kağıt-Makas oynuyorlardı abi, 20 bin dolarına. Bak olay şu, şık-şık-şık... kaybeden 20 bini verir. Sıkıntıdan... Zengin adam eğlencesi.''

''MJ de casino'ya gidiyordu, Barkley de.. Hepsi gider..''

''Evet evet, parayı nakit, keş, elden verirsin. Yani tuhaf geliyor olabilir ama para sende oluyor o an, çıkarıp veriyorsun. Bu norm olmuştu artık.''

''Bir seferde en çok ne kadar kaybettim.. Hmm, sanırım bunu kitabıma saklayacağım. New York'tan Vegas'a gidip 75-80 bin dolar patladığım olmuştu, onu söyleyebilirim.''

''İlk kontratım 3 yıl için 4.1 milyon dolardı. Şanslıydım çünkü Bulls bana ikinci yıl ücretimi de ödemişti ve ikinci sezon gelip oynamamı bekliyorlardı.''

''Kazada dizim mahvoldu ama beni bitiren şey bu işin fiziksel tarafı değil mental tarafıydı. Her gün, gün be gün bununla yaşamak çok zordu. Her şeyi mahvettiğini bilmek korkunç. Herkes gelip gidip 'bir çuval inciri berbat ettin' deyip duruyordu. 

12 Ağustos 2015 Çarşamba

Gelmiş geçmiş en 'iyi' oyuncu: Dirk Nowitzki


Fazla söze gerek yok; muazzam bir Dirk Nowitzki belgeseli... Tepeden tırnağa her dakikasının etkileyici olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Ama şampiyonluk ve MVP geldiğinde; Dirk'ün kişisel antrenörü ve yakın dostu Holger Geschwindner'in tribünlerdeki ağlamaklı halinin tarifine benim lisanım yetmeyebilir. Draft gecesi adı 9. sırada anons edildiğinde hemen herkesin 'kim bu çocuk' dediği, bir futbol ülkesinin alt sınıf basketbol liginden gelmiş bir uzunun (itiraf edin; bugün böyle biri 9. sıradan seçilip NBA'e gelse ve Dirk'ün ilk 1-2 sezonda yaşadıklarını yaşasa Andrea Bargnani, Darko Milicic gibi yaftalarla linç ederiz adamı..) ligdeki ilk döneminde ne denli zorlandığı ve bunların üstesinden nasıl geldiği önemli detay. Ancak beni en çok etkileyen kısım, Mavericks'in P&R ekibinin ısrarlı ''Dirk, gitmemiz gerek'' talimatlarına kulak asmama pahasına gelen geçen herkesin her talebini kabul edişiydi.

Buna bizzat şahit olmuştum. Hala da düşündükçe tüylerim diken diken oluyor. NBA tarihinin gelmiş geçmiş en skorer 7. oyuncusu. Omuzlarında All-Star ve MVP apoletleri, parmağında şampiyonluk yüzüğü var ve bu videonun Punk'd kısmında da dendiği gibi; muhtemelen NBA'in en iyi karakteri o.

2014 NBA Play-Off'larının ilk turunda, ezeli rakipleri olan Spurs'e karşı bir iç saha maçı kaybetmişlerdi. Vince Carter'ın son saniye üçlüğüyle korunan saha avantajı bir anda kayıp gitmişti ve böyle bir gecenin sonunda herhangi bir Mavs oyuncusuna basın toplantısında dahi bir şeyler sorabilmek cesaret gerektirirdi. İki Alman gazeteci arkadaşımla birlikteydik; basın toplantısının ardından Dirk'ten kibarca ricada bulunup röportaj talep ettik ve adam, toplantı odasının koridora çıkan kısa geçitteki kaldırım tadındaki eşiğine havlu, şort, terlik üçlemesiyle oturup neredeyse 45 dakika bizimle sohbet etti. Aynı Dirk, yine kaybedilen bir sonraki maçın sonunda takım otobüsüne yürürken ricamı kırmayacak ve kayıttaki kamerama dönüp Türk basketbol severlere selam gönderecekti.


İnanılmazsın be adam; NBA şöyle dursun, genel olarak spor dünyasının en iyi karakteri olabilirsin sen.

7 Ağustos 2015 Cuma

Kevin Garnett kuralları


NBA tarihinin en arıza karakterlerinden birinin takım içindeki çılgınlıkları, takım arkadaşlarından soruldu


Amerikalılar, bizim 'devrecilik' dediğimiz olaya bayılıyor. Sosyal hayatlarında, iş hayatında ya da bürokraside demokratik bir profil çiziyor gibi görünseler de üniversite hayatı, spor kulüpleri gibi daha kapalı zümrelerde gruplaşma ve grupların kendi içinde devrecilik oynama olayları son derece popüler. 'Fraternity' denen şeyi araştırın derim. 'Yok şimdi üşendim' derseniz kısaca anlatayım: Üniversitelerde her ne kadar suç odaklı olmasalar da çete tadında, çete formlarıya çalışan gruplar var. Bazıları ülke çapında... Bu gruplara katılmanın birçok avantajı var. Partiler, üst sınıflardan gelen ders notları, (hoş herkesin iyi kötü bir araba sahibi olduğu ABD'de pek olmaz ya) araba lazım olması durumunda herkesin elini cebine atıp 'yakala' demesi, her türlü nakit sıkıntısına anında çözüm, her şehirde konaklayabileceğiniz bir yığın ev olması gibi... Ama fraternity'nin bir parçası olmak için de sağlam bedeller ödeniyor. Onlara sadakatinizi gösterebilmek adına 'Asla yapamam' dediğiniz, Jackass tadında bir sürü iğrençliği talep edebiliyorlar. En insaflı olanları ise parti sonrası evi toplama, arabaları yıkama vs. ayak işleriyle geçiştiriyor. İnsafsız olanların örneklerini burada yazmaya niyetim yok. Burası benim blogum, liveleak değil.

Dolayısıyla NBA oyuncuları da çaylak yıllarında ve o yılı takip eden birkaç yıl boyunca NBA'de karşılaşacakları bu devreciliğe bir nevi talimliler. Geçen yılı Brooklyn Nets'te tamamlayıp bu sezon Portland Trail Blazers'ın yolunu tutan Mason Plumlee gibi... Lige 2013 NBA Draftı'nın 22. sırasında adım atan 1990 doğumlu oyuncu, katıldığı bir TV programında lig tarihinin en orijinal karakterleri arasında gösterilen, 1995'ten beri NBA'de forma terleten ve NBA tarihinin kulüp kontratlarından en çok para kazanan oyuncusu (ki bu, 2016'da gelmeye devam edecek olan astronomik kontratlardan sonra illa ki değişecektir) konumundaki Kevin Garnett'le ilgili ilginç anılarını paylaştı. İşte yukarıda paylaştığım videodaki anıların Türkçe satır başları:

- ''Geçen yılın başında, preseason maçlarına giderken bir keresinde takımdaki genç elemanlar boombox'ı uçağa getirmeyi unutmuşlar. Ben o zaman ligdeki ikinci yılıma giriyorum, yani artık bir çaylak değilim ama yine de bu genç elemanlar listesindeyim. KG hepimizi uçaktan indirip asfalta dikti ve uçak hazır olana kadar orada bekledik.''

- ''Çaylak sezonumdayken ilk defa takımla seyahat etmek üzere uçağa gidecektim. Yeni olduğum için geç kalmak istemedim ve uçağa en erken ben bindim. Hostes bana crabcake (Türkçe karşılığı yok bunun, değişik bir atıştırmalık türü, google'layın) isteyip istemediğimi sordu. Ben de 'elbette olur tabi' dedim. Yemeye başladım sonra yaşça büyük oyuncular uçağa geldiler. KG yemeğimi bu abilerden önce sipariş etmemden hoşlanmadı. Yemeği önümden alıp Reggie Evans'a verdi ve uçak kalkana kadar diğer takım arkadaşlarıma yemek ikram etmemi söyledi.. ''

('Buradan devam edelim bu iş iyi sardı; biz sabaha kadar dinleriz sen anlat kardeşim. Zorla azıcık kendini yahu; artık Nets'te değilsin Portland'a gittin hala korkuyorsun ya. Anlat rahat ol' deniliyor...)

- ''Ya... Çok şey var da ...Yapamam ya. Bazı anılar var ama bunlar TV'de anlatılmaz. O çocuklarla hala arkadaşız şimdi ayıp olur. Bunlar soyunma odasında kalacak şeyler. ''

BONUS: Bir anı da Brian Scalabrine'den gelsin:


''Kendine kral kobra dediği de oldu, soyunma odasında köpek gibi havladığını da duydum. Ama en acayip şey şuydu. 2010'da bir gün Boston'dayken takım uçağındayız. Big Baby (Glen Davis) var. Adam bilek güreşinde inanılmaz. Teke tekte herkesi bir bir indiriyor. 35 bin feet yukarıdayız. KG geldi oturdu karşısına. Çakı gibi duruyorlar. Garnett bağırıyor: ''Ben hareket etmiyorum!'' Bir buçuk dakika falan böyle bağırdı. Davis'in omzu kıpırdamaya başladı, sonra da bilek yavaş yavaş düşmeye başladı ve BAM! Garnett aldı. Ayağa kalktı: ''Ben bu işte en fena adamım, bu işte en korkunç köpek benim, unuttunuz mu?'' diye bağırdı. ''

30 Temmuz 2015 Perşembe

'Ben ne evleneceğim ya? Bu evlensin!'


Yaklaşık 2 yıl kadar önce; en yakın arkadaşlarımdan birine düğün davetiyemi verdiğimde adam bana ''Ulan satırı yemişsin, bir de düğününe çağırıyorsun'' demişti.

Bu arkadaş Mikhail Prokhorov'un kendisi olmasa da kafa ve mantalite olarak aynı yapıdalar denebilir.

Brooklyn Nets'in çılgın sahibi Prokhorov; 5 yıl önce verdiği bir söz yüzünden 'satırı yemek' üzere. Rus milyarder bugünlerde, 2010 yılında ''Nets, 2015'e kadar bir şampiyonluk kazanammazsa kendimi evlenerek cezalandıracağım'' diyerek verdiği sözü tutmanın telaşını yaşamakla meşgul.

Rusya'nın en zengini olarak bilinen Prokhorov, o dönemde adı New Jersey Nets olan kulübün taraftarlarına verdiği sözün arkasına neyse ki şu ilaveleri yapmış: ''Evleneceğim kadın güzel, zeki, seksi ve iyi borscht (Rus kökenli bir çeşit sebze çorbası) yapıyor olmalı!''

(BONUS: Şanslı yengemizin ''O para benim arabamın mazotuna yeter mi ki? Sanmıyorum yeteceğini..'' deme şansı yok. Forbes verilerine göre 2012'de Rusya Devlet Başkanlığı için Vladimir Putin'e rakip olup %8 oy alan Prokhorov'un toplam serveti 8.7 milyar dolar dolaylarında.)


Nets geçen yıl sezona 16-23'le başladığında Prokhorov'un listesindeki gacılar ellerini ovuşturmaya başlamıştı bile. Her ne kadar Nets daha sonra toparlanıp 8. sıradan da olsa Play-Off'a katılmayı başarsa da ilk turda Atlanta Hawks, Prokhorov'un evlilik celbini Rus milyarderin adresine postalamıştı.

Prokhorov takımın internet sitesine bir görüntülü mesaj bıraktı ve Nets'in off-season hamlelerinin yanı sıra evlilik durumuyla ilgili bilgi verdi: ''Değişmeyen bir şey var ve bu konuda hata istemiyorum. Kazanmak için buradayız ve bizi destekleyen sizlerle birlikte yapabileceğimiz her şeyi yapacağız.''



''Ve bir şey daha... Bana 5 yıla kadar şampiyon olamazsak evleneceğime dair verdiğim sözü hatırlatabilirsiniz. Üzülerek söylüyorum ki o 5 yıl doldu. Ve şunu söylemekten de mutlu duyuyorum ki NBA Komisyoneri Adam Silver, yerimi almayı kabul etti. Adam, sen benden daha iyi bir adamsın, çok teşekkür ederim, sana ve yengemize mutluluklar diliyorum.''

Unutmadan: Nets hala NBA'in en çok zarar eden kulübü.


 

29 Temmuz 2015 Çarşamba

All-Star'dan Baristalığa: Vin Baker'ın öyküsü


Dünyanın en uzun ve muhtemelen en ünlü baristası, hayatına yoğun bir kahve bankosunun arkasında
devam ediyor. South County'de bir yerlerde kahve molası vermek isteyen Starbucks müşterilerinin dükkana girer girmez gördüğü ilk şey, bu dev adamın tebessümü ve rahatlatıcı karşılaması.

''North Kingstown'ı seviyorum. Bana memleketimi anımsatıyor, bu yüzden burada rahatım'' diyor, 2.11 metre boyundaki bu dev adam: ''Buradaki halkı seviyorum. Starbucks'ın sürekli gelen müşterileri var ve birçoğu artık beni tanıyor.''

Onun adı Vin Baker. Hani şu Oldy Sayrbook, Connecticut'ta doğup büyüyen, New England'ın tüm zamanlardaki en büyük basketbolcusu olark Hartford'u bitiren... 2000'de Sydney'de altın madalya kazanan Rüya Takım kadrosunda yer alan, 4 kez All-Star olup ikisi Boston Celtics'te olmak üzere NBA'de tam 13 sezon geçiren Baker.


Aynı Baker, kariyerinin sonlarını alkolizm tedavisi görmekle geçirdi. Bu illet, bir restoran batırmaktan ufak çaplı birçok batık işe kadar bir dizi finansal başarısızlıkla birleşip Baker'ın kariyeri boyunca kazandığı 100 milyon doları yerle bir etti.

Bugün 43 yaşında  olan ve yeni bir evlilik yapan dört çocuk babası Baker, şu sıralar bir Starbucks şubesini yönetmeyi denemekle meşgul. Firmanın CEO'su Howard Shultz'a (aynı zamanda eski Seattle SuperSonics sahibi) kendisine verdiği bu fırsat için minnettar. Aynı zamanda babasının Connecticut'taki kilisesinde de rahiplik eğitimi görüyor. En önemlisi; dört yılı aşkın bir süredir ayık.

''Bu şirkette hepimiz için fırsatlar var. Starbucks'ta harika bir konumum var ve insanlar mükemmel'' diyor Baker.

Basketbol severler belki de başlarını sallayıp Baker'ın hayatını trajik ve faziletsiz bulacak. Ancak Baker artık öyle düşünmüyor. Ona göre hikayesinin kalan bölümü kurtuluştan ve kötülükleri aşıp kalan bölümde başarıyı bulmaktan ibaret.


''Hayattan dersler çıkardığınız vakit, finansal olarak hangi seviyede olduğunuz çok da fark etmiyor. Bunun en önemli parçası, bunun yeniden olabileceğinin farkında olmak. Ben bir alkoliktim. Bir serveti yitirdim. Muhteşem bir yeteneğim vardı ve onu kaybettim. Dışarıdan bakan insanlar için ''vay be'' denecek haldeyim. Bana göre ise 43 yaşındayım ve 4 çocuğum var. Parçaları bir arada tutmak durumundayım, ben bir babayım. Babamın kilisesinde bir rahibim. Hikayemi kabullenmek ve aksi yönde yeniden çıkış yakalamak durumundayım. Kötü namımı doğru yolda kullanabilirsem birçok insan bana şükran duyup 'bu adam hayatını yeniden kazanmaya çalışıyor' diyebilecektir.''

Groton'da yaşayan Baker, perakende yönetimi üzerine bir kariyeri basketbolla birleştirebilme arzusunda. Eski takım arkadaşı Jason Kidd'den Yaz Ligi'nde Milwaukee Bucks'ta yardımcı antrenörlük yapması için bir teklif bile aldı. Kesinlikle iyi bir hatip ve aktif ve emekli birçok oyuncuya nasihat verme konusunda son derece başarılı. Bunun gibi bir takım yetenekleri var.


Baker, 1993 NBA Draftı'na Hartford'un tüm zamanlardaki en büyük basketbolcusu olarak katıldı ve 8. sırada seçildi. Devamında Milwaukee Bucks ile 10 yıllık 17.5 milyon dolar değerinde bir sözleşme imzalayıp iki kez All-Star oldu. Devamında 1997'dde Seattle Supersonics'e takas edilip 7 yıl için 86 milyon dolarlık kontrata imza koydu.

İyi oyunu devam etti; ancak Sonics onu 2002'de Celtics'e takasladı. Baker'ın yıldızı sönüyordu. 2004'te çıktığı ilk 35 maçın 21'inde double-double yaptı, ancak Koç Jim O'Brien'la yaşadığı tartışmalar alkol problemini açığa çıkardı. Baker, 2013'te New York Daily News'a verdiği bir demeçte çift karakterli bir hayat yaşadığını söyleyecekti: ''TD Garden'da bir yıldız, sahilde bir ayyaş...''

Celtics onu üç kez cezalandırıp kontatında 35 milyon dolar daha alacağı varken serbest bıraktı. Oyuncular Birliği, Baker'ın durumuyla ilgili bir mağduriyet girişimi gerçekleştirip iki taraf arasında bir finansal anlaşma temin etti. Knicks, Rockets ve Clippers'la devam eden düşüş, 2006'da Baker'ın aktif kariyerinin sona ermesiyle son buldu.

Baker'ın bir sonraki badiresi finansal problemlerle boğuşmak olacaktı. Connecticut'a bağlı Durham kentindeki evini ve restoran (Vinnie'S Saybrook Fish House) ortaklığını kaybetti. 2012'de muhasebecisi Donald S. Brodeur ile kötü yönetim ve kontrat ilkelerine itaatsizlik sebebiyle yollarını ayırdı. Baker, bu davanın hoşgörü ve anlayışla sonlandırıldığını açıklarken ailesini desteklemek için çalışmak zorunda olduğunu da açık ediyordu.


''Bunun asla sona ermeyeceğini düşünüp kararlar vermek ve bu bağımılığa daha fazla batıp daha fazla para harcamak, kaybetmenin kesin yollarından biri. Eğer kişisel hayatınızda bir perspektifiniz yoksa, yani 1 milyon dolar veya 15 milyon dolar nedir, ne demektir bilmezseniz, o para gider.''

Las Vegas'a Bucks'a katılmak için geldiğinde takıma teknik olarak yardım edemese de bazı oyuncularla finans mevzuları üzerine konuştu. Bugünlerde takımlarda 4. veya 5. opsiyon olmuş oyuncuların bile 50-60 milyonluk sözleşmelere imza attıklarını görüyor.

''Birçok mevzuda gördüğüm şey şu ki daha fazla para, daha fazla problem demek. Bence bugünkü profesyonel sporlarda takımlar, genç adamların olağanüstü paralar kazanarak düşecekleri kişisel mücadelelerle yüzleşmek zorunda. Benim için bu büyük bir kavgaydı. Henüz All-Star olmamış adamlara 80 milyon dolar veriyorsanız, bu çocukları bu konularda konuşabilecekleri kimselerle bir araya da getirmelisiniz.''

Bu konuşmalarda nelere öncelik verileceği sorulduğunda ise Baker şöyle anlatıyor: ''Bu çocukların bu parayı garanti olarak görmemeleri gerekir. Bu para bugün burada, kabul. Ama yarın gitmiş olabilir. Yanlış finansal tercihler ve kararlar ya da birlikte iş yaptığınız kimseler, tıpkı benim hayatımda olduğu gibi saha dışında sizi yerle bir edebilir. Kontratı imzaladıktan sonra o parayı hiç edecek yüzlerce şey çıkabilir.''

''Bence etrafınızı çok güvendiğiniz, size her yanlış adımda ''Hatalısın, onu alma, şuraya gitme, şu kişi iyi değildir'' diyebilecek birileriyle doldurmaısınız. Ayrıca hesabınızdan çıkan her kuruşun nereye gittiğini bilecek kadar olay kontrolünüzde olsun. Bir aile dostuna ya da muhasebeciye güvenmeyin. Sorumluluğunuzun ve farkındalığınızın farkında olun, zira insanlar sizden çalacaklardır.''

Tedavi gören tüm alkolikler gibi Baker da her günün kutsanmış bir değer ve mücadelenin bir parçası olduğunu söylüyor. Şimdilerde 43 yaşındaki bu adam, orta yaştaki bir adamın perspektifine sahip ve 22 yaşındaki taze milyonerin partiyle dolu hayatından ve bakış açısından son derece uzak. İstediği tek şey, geri dönüş hareketini sürdürmek.


''Bu iş benim açımdan hapisanede ya da mezarda bitebilirdi. Bu tip hikayeler genelde öyle biter. Bu işin içinden çıkacak gücü çağırmak, Starbucks'ta perakende yönetimi yapıp aileme iyi bir hayat sunmak, NBA'de olup fade away jump shot atan 2.11'lik bir adam olmaktan daha heyecan verici ve destansı. Her sabah yeni bir enerjiyle uyanıyorum, herşeyden önce alkol bağımlılığı ya da utanç duyma gibi bir durumum yok artık. Bakmam gereken bir ailem var ve şovun devam etmesi gerekiyor.''

Çeviri: Ahmet Melik SUBAŞI (@ahmetmsubasi)


Metnin orijinali: Kevin McNamara ( @KevinMcNamara33)

Link: http://www.providencejournal.com/article/20150727/SPORTS/150729380


23 Temmuz 2015 Perşembe

Neden saçların beyazlamış arkadaş?



1998 NBA Draftı'yla başlayan kariyerini 2008'de kalp rahatsızlığı sebebiyle sonlandırmak zorunda kalan Cuttino Mobley'in yaşı 40 demeden beyaza boyanan saçlarını basketbola erken veda etmesinden rahatsızlığına, skorer yapısına rağmen kariyerinde yalnızca 26 Play-Off maçına çıkıp sadece bir kez LA Clippers ile tur atlayabilme başarısı göstermesine kadar birçok şeyle yorumlayabilirdik. Yapmadık. Zira şu sıralar Drew League'de boy gösteren abimize gerekli soruyu ve cevabı; rahmetli Adnan Şenses verdi. Toprağı bol olsun.

Chicago Bulls benchinden Michael Jordan'ı izlemek...


Bir NBA maçını yerinde izlemeye razıydım, herhangi bir NBA takımını, herhangi bir salonda bir diğer NBA takımına karşı oynarken izlemek hayalden öte bir şeydi benim için. Hiç yoksa bir 10-15 yıl bu hayalle yaşadım.

Ancak o hayal; Mavericks'i Dallas'ta, Spurs'ü San Antonio'da ya da Heat'i Miami'de saha içinde bir yerlerden izlediğimde değil, soyunma odası, medya odası, basın toplantısının yapıldığı salon, koridorlar, hatta sıradan bir pub gibi yerlerde, hiç umulmadık şekilde gerçekleşmişti.

NBA kurallarına göre başta soyunma odası olmak üzere bazı kritik yerlerde, 'basına açık' kısıtlı süreler dışında fotoğraf çekmeniz dahi yasak. Lakin serde biraz acarlık varsa yapıyorsun, elde değil ki.. LeBron James'e akreditasyon vermişler abi. Bildiğin LeBron James'e ya, Space Jam 2'de oynayacak adama baya senin benim gibi akreditasyon vermişler. Üzerinde James'in vesikalık fotoğrafı olan, arkadaşın ne iş yaptığının ve kim için çalıştığını gösteren ifadeler yer alan, boyuna asılan bir şey sana bakıyorsa ister istemez çekiyorsun fotoğrafını. Şimdi bulamadım; bana kel, top sakallı, izbandut gibi bir abiden zılgıt getiren o resmi bulur bulmaz ekleyeceğim buraya.

Dirk Nowitzki'nin dolabına 'What should Dirk do tonight' yazılı (Dirk bu akşam ne yapmalı) bir kağıt yapıştırmış Coach Carlislie. Altında 3 madde var; çok kısa ve net 3 madde... Tam hatırlayamıyorum ama 'Penetre et, Ribaund al, Tempoyu yüksek tut' gibi üç çok basit şey yazıyordu. Dirk'ü bile öğütleyen koçun tüm takım için bunu yaptığını söylemeye gerek yok sanırım.


Çok var ama en bombası... Miami'de, Spurs için ayrılan Caferağa tadındaki soyunma odasının tam orta yerinde, yerde bir dosya var. Öyle gelişigüzel yatıyor ki yerde, dönüp bakmazsın. Baktığımdan da değildi sanırım, öyle ilişti işte gözüme. 'Bu ne yahu?' deyip göz ucuyla baktım, ilk sayfasında 'Miami Heat's Game Plan' yazıyor. Şöyle bir tepki verip sayfayı kaldırdım, yine sade ve netlik esas. Kısa kısa maddeler: ''Coach Spoelstra sağ elini yumruk yaparsa Ray Allen'ı perdeden çıkarıp şut deneyecekler. İkili sıkıştırma gelirse perdeden çıkan ikinci uzuna topu indirecekler. Coach üç seri ıslık çalarsa LeBron bire bir oynayacak...''

Gibisinden 4-5 maddelik bir şey... İkinci sayfası ne kadar beyazdı hatırlamıyorum; ama o an kendisine yıkama yağlama çeken iki Yunan gazeteci ile içeri giren Popovich'i gördüğüm andaki yüzümden daha beyaz olması mümkün değil.

Demem o ki tüm tedbirlere rağmen NBA'in içinde böyle 'trick'ler var, kendi içinde büyülü bir dünya ve bu dünya size zaman zaman hesapta olmayan sürprizler sunabiliyor.

İşte yukarıdaki videodaki abi de, 1995 yılında oynanan bir maçta aynı şekilde bir şekilde Chicago Bulls benchinin hemen yanına oturmayı başarmış. Bununla da yetinmeyip, maçı kamerasıyla illegal olarak kayda almış.

Keyifle akıp giden 14 koca dakika...
İyi seyirler.

22 Temmuz 2015 Çarşamba

'Shaq akıllı olsun'


Anket konumuzu NBA'in iki usta ismine sorduk.. Cevaplar camiada deprem etkisi yaratacak cinstendi.

Kaan Kural: Shaq boş konuşuyor, Bulls kazanır



Mete Aktaş: Paralel evrende mümkün


Yer misin, yemez misin?


Milyonlarca basketbolcunun yaşadığı dünyada yalnızca 400-450 arası şanslı adam, sezona NBA'de başlama şansı elde ediyor. Bunların bir kısmı ligde tutunurken, çok azı kariyerinin tamamını NBA'de sürdürebiliyor. Ve adlarını hepimizin ezbere bildiği elit bir grup, aradan yıllar geçse de unutulmuyor, efsane oluyor, basketbolla ilgisi olmayan bir adamın hanesine bile birkaç kez de olsa uğrayabiliyor.

Peki, bu adamların neredeyse tamamında var olan ortak özelliklerin en belirgini nedir?

Kesinlikle rekabetçilik. 
Tavlada bile kaybetmeye tahamülleri yok. Hasta bunlar.

Kariyeri sona ereli yıllar olmasına rağmen Michael Jordan'ın bugün sahibi olduğu Charlotte Hornets'in maçlarını saha kenarından izlemesi, kibar tabirle hoş karşılanmıyor, zira pek de hoş sayılmayacak manzaralara sahne oluyor. Kobe Bryant'ın sakatlık geçmişini gösteren infografiği gördüğümde ben bile basketboldan vazgeçmeyi düşünüyorum.

Bunlar en belirgin; klasik olmuş örnekler.

Bu tayfanın en matrak, en rahat adamı gibi görünen Shaquille O'Neal'ın yaptığına ne demeli?


Instagram'a yüklediği bu resimde Shaq, 'Lakers tarihinin en iyi beşiyle, Bulls tarihinin en iyi beşini karşı karşıya getirsek, 50 sayı fark atarız' dedi.

Savaş başlasın.

Batman henüz ortaya çıkmış değil ama Robin'in cevabı da ustayı aratmayacak cinsten:

''Üzgünüm Shaq ancak varsayımlarla işim olmaz. Bildiğim tek şey 6 şampiyonluk kazandığımız. Senin Lakers'ta yaptığının iki katı kadarı...''

Muhabbetin devamı burada var; Shaq muzipliğin dibine vurmaya devam ediyor. Pippen da muhtemelen Jordan'ın neden cevapsız kaldığını gösteren dersi almakla meşguldür.

Şurada ise BleacherReport imzalı, istatistiklerle desteklenmiş, baba bir yazı var. Meraklısı incelesin.

Benim merak ettiğim şu: Gerçekten o Lakers, o Bulls'u 50'ye bağlayabilir mi?

İki görüş hakim, ilki bende:


Bilmiyorum; belki de Wilt'in 100'üne, Kareem Abdul-Jabbar'ın gelmiş geçmiş en skorer oyuncu olmasına, Kobe Bryant'ın şahitlik ettiğimiz tüm deliliklerine, yetişemediğimiz Magic'in namına yakışır mucizelerine ve bizi güldürürken düşündüren Shaquille O'Neal gerçeğine veya Derrick Rose'un dikiş tutmayan dizlerine aldanmışımdır, kim bilir...

Ama tweet'e gelen cevap da hayli mantıklı. 63 sayı attığı gecenin sonundaki basınma toplantısında savunmacısı tarafından ''En azından onu 70 sayının altında tuttum'' sözleriyle onore edilen Michael Jordan, ihtimaldir ki karşı takımda 5 tane Michael Jordan olsa bile 50 sayılık fark yemeyi kabullenmez, bir şekilde üstesinden gelirdi.

NBA tarihinde normal sezonda 34 kez bir takım, diğerine 50 ve üzeri farkla yenildi ve MJ, hiçbir zaman silahın yanlış tarafında yer alan kişi olmadı.

Anket konumuz belli: sağ üstten oylayabilirsiniz.

50 sayı fark olur mu, olmaz mı? 
Top sizde.

Ustaya saygı: Allen Iverson



Yıllar hepimiz gibi Allen Iverson'ı da olgunlaştırıyor. 

''Michael Jordan olmak istemiyorum. Magic (Johnson) olmak istemiyorum. Bird, ya da Isiah... Bunların hiçbiri olmak istemiyorum'' demişti ligde yıldızı yeni yeni parlarken: ''Kariyerim bittiğinde aynaya bakıp 'kendi yolumda yürüdüm' demek istiyorum.''

Geçtiğimiz Salı günü, NBA Oyuncular Birliği (NBPA) tarafından ilk kez verilen ödüllerden 'Oyunu Değiştiren Adam Ödülü'ne layık görülen Iverson, kürsüde konuşurken daha itidalliydi. AI, konuşmasına MJ'e saygı sinyalleri içeren bir giriş yaparken, Jordan'a yıldızları saydıran o crossover'a alıntı yapıyordu: ''Eğer o crossover ona karşı yapmış olmasaydım, bugün bu sahnede olamazdım. Basketbolcu olacak vizyonum olmazdı. Onu bu yüzden seviyor ve onore ediyorum.''

Bir dönem ülkemizde Beşiktaş forması da giyen efsanevi oyuncu, konuşmanın devamında yalnızca beş kişiyi daha onore edecekti: LeBron James, Carmelo Anthony, Kevin Durant, Stephen Curry ve Chris Paul.

Ona göre her günün anlamı şu: ''Aynı kavga, başka raund.''

Özlüyor muyuz?
Kesinlikle.

Kaynak: Bleacher Report

Beni takip edin; yolu biliyorum


'Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.'

-  Heraklietos -


Four Seasons Otel, 9 Ekim 2014... Fenerbahçe Ülker - San Antonio Spurs maçına bir gün var. Heyecanımın tarifi yok; kendi kendime gelin güvey oluyor gibi hissediyor olmam bile umrumda değil. NBA ve Spurs her iki ABD seyahatimde de bana evladı gibi bakmış, 'elin Amerika'sını bana evim gibi hissettirmiş... 18 saat ayakta kalıp 4 yıllık havacılık kariyerim yüzünden 'talimliyim' sandığım jet lag meretine tutularak basın toplantısında uyuyakalmama da, Gregg Popovich'ten yediğim 'Next Question' ayarına da bizimkiler kadar takılmamışlar. Takılmak şöyle dursun; dönüş öncesi hava alanında telefonum çalıyor... Los Angeles'tan Barbaros Tapan: ''Oğlum Ahmet, şu an ulusal kanalda (ABC) Lisa Lesley falan var seni konuşuyorlar, adama çok ayıp ettiler minvalinde bir şeyler söylüyorlar'' bile demiş. Şaşkınım. 

Neyse, serde misafirperverlik var ya zaten; bir de boynumuza borç olmuş bunlardan sonra... Ekim ayı başladı; uyku uyuyamıyorum. 

Geldiler.

Lobide Kawhi, hemen arkasında Timmy... 'Tony kesin manitacılık peşindedir' demeye kalmadan çiçeği burnunda geliniyle el ele, istikamet Ortaköy... Yıldızlar geçidini tebessümle selamlarken Pop'la karşılaşma ihtimalinin gerginliği; sanki adam beni tanıyacak da... 

Spurs efsanesi Sean Elliott, gergeniş bir odada... Boğaz manzarası enfes. En son girmek istedim; iki ayağımın bir pabuca girmesini sevmiyorum. Bir de yalan olmasın; ''Bu adamda muhabbet sağlam'' demiştim görür görmez, yanılmamışım.

Elliot o gün, bir sonraki gün kapanacağını öğrendiğim Fanatik E-Gazete'de yayınlanmak üzere birçok güzel şey söylemişti. Güzel sohbet oldu. (Okumak isteyen için tık)

Bu yazıyı bağlayan bölümüne gelince... Ona kendi döneminin NBA'i ile şimdiki NBA arasındaki farkı sormuştum. ''Dostum, 'Aah ah, bizim zamanımızda şöyleydi böyleydi' diyen o ihtiyar adam olmak istemiyorum ama...'' gibi başlayan bir cümleyle başlamıştı cevaba.

2 ay sonra 30'umdan gün almaya başlayacağım ve yakın zamanda basketbol medyası ile ilgili ''Aah ah..'' diye başlayan cümleler kurduğumu fark ettim.

Birçoğunuz, çok uzun geldiği için bu yazıyı okumuyor olacak belki de. Artık takılmıyorum.

Twitter'da aman aman pek de bir takipçim yok. Dolu veya boş bir sürü tweet atıyorum. Son 6 ayda en çok görüntülenen tweet, NBA'de patlak veren 'Emoji Battle'ın Basketbol Süper Ligi'ne uyarlanmış haliydi. 



Sayfalarca yazı yazsam öyle bir 'Spor İletişimi' temin edemezdim.

Demem o ki; günün ve dönemin şartlarını kabul edip ona göre hareket etmek gerek. ''Aah ah... Nerede o eski...'' diye başlayan cümleler kurana dek, o eski günleri güzel yapan detayları o günlerde yakalayıp kullanabildiğin gibi, bugün de yakalamalı, yarın için ''Aah ah...'' diye anılacak günler yazmaya bakmalısın.

Dahası, sana 'ah' çektiren o şeyi değiştirmek için ne yaptığına dair sorulara cevapsız kalmamalısın.

Şikayet edip durmaktansa, elini taşın altına koymalısın.

Bu yazı bu yüzden var.

Basketbol da tıpkı hayat gibi; yaşamaya değerse yazmaya da değer. Eğer ortada kaliteli bir basketbol medyası kalmadığından şikayet edeceksek; önce bunu değiştirecek bir şeyler yapmamız gerek.

Değil mi?

Şunu da biliyorum; bu tek başıma olmayacak. O yüzden sen de gel. Bu yazıyı bu satıra kadar okuduysan zaten bendensin. 

Yalnız şunu unutma; basketbol, 'eğlence' kapsamına giren her şey gibi (sinema, tiyatro, müzik vs.) eğlenmek, eğlendirmek, keyif vermek için var.

Boğmayalım insanları teknik detaylarla, uzuuuuun analizlerle, 4 bin vuruş yazılarla. Diyorum ya; değişti bir şeyler, uyum sağlamak en iyisi.

Yepyeni bir sayfa... 'Varım' diyen yazsın, derlesin, çevirisini yapıp göndersin, ekip olalım, eğlencemize bakalım.

Beni takip edin, yolu biliyorum.

Sevgiler...

Ahmet Melik.

15 Mayıs 2015 Cuma

Zaferin reçetesi Kobe Bryant'tan: Andrew Goudelock


Kobe Bryant'tan söz ediyordu.

''İlk hazırlık maçımızda sahaya çıktığımızda herkes 'Kobe! Kobe!' diye bağırıyordu'' diyor Andrew Goudelock, lokavta sahne olan 2011-12 sezonunda Los Angeles Lakers formasıyla çaylak sezonunu oynadığı o günlerden bahsederken... Devam ediyor: '' 'Daha önce hiç böyle bir ortamda bulunmamıştım' dedim Kobe'ye. 'İnsanlar çıldırmışçasına ismini haykırıyor, resimlerini çekiyor, bu seni şaşırtmıyor mu?' dediğimde şöyle cevap verdi: 'Sahaya çıktığımda hiçbir şey duymuyorum. Sadece ben ve saha. Hiçbir şey olmuyormuş gibi oynuyorum.'

''Kendime dedim ki; bu benimsemek için iyi bir felsefe.''

Yaklaşık 3 yıl sonra, 6 bin mil uzakta bir yerlerde Goudelock, bugün Fenerbahçe Ülker'i Madrid'teki Euroleague Dörtlü Finali'nde zafere taşımaya çalışacak. Bu, NCAA'deki March Madness ve NBA'deki Play-Off'lar ile birlikte benzersiz bir basketbol deneyimi... Atlanta'nın varoşlarından gelen 26 yaşındaki bu adam, Türkiye'nin Kobe Bryant'ı olmuş durumda. Fenerbahçe Ülker'in en skorer ismi, 15 yıl sonra Euroleague'de Final-Four gören takımının formasıyla birkaç saat sonra ev sahibi Real Madrid karşısında büyük tezahüratlar ve yuhalamalar duyuyor olacak. Fenerbahçe Ülker turnuvanın ev sahibini yenerse, Pazar günkü finalde rakibi muhtemelen NBA dışındaki en yetenekli takım olan CSKA Moskova olacak. Rus ekibi, yarı finalde Yunanlılar'ın gururu Olympiakos'la karşılaşıyor olacak.

Goudelock, dev maç öncsinde ''Elbette zor olacak, ancak biz her tür savaşı vermiş bir ekibiz'' diyor: ''Bu yıl Real Madrid dışında Final-Four'a kalan diğer iki takımı da deplasmanda yenmeyi başardık. Real'i henüz deplasmanda yenmemiş olmamızın tek sebebi onlarla henüz burada karşılaşmamış olmamız. Tam anlamıyla yol savaşçısı bir takımız, kendimize güvenimiz tam.''

Madrid'teki yarı finalin nasıl gideceğini biliyor. İki takım da daha önce NBA'de oynamış ve gelecekte NBA'de oynayacak oyunculara sahipler. Goudeock bu maçta kendini Rudy Fernandez ve Sergio Llull ile eşleşmiş olarak bulacak. Eğer maç sonuna geldiğimizde skorda denge varsa, top Goudelock'un ellerinde olacak. Muhteşem gürültüyü tribünlerden söküp yerine sakin ve derin bir sessizlik koymaya çalışacak. O an güveneceği şey hisleri; inanacağı şey ise Kobe Bryant'ın öğretileri...

''Burada kurallar farklı, hemen her şey çok farklı. Büyük maçlar neredeyse bir satranç maçı gibi Birbirinize diş geçirip dururken iş büyük şutları sokmaya kalıyor'' diyor Goudelock, ve devam ediyor: ''Bu yüzden bu hafta tüm idmanlara herkesi öldürmek istercesine bir hisle gittim. İdman sonrası bana gelip 'Bugün gerçekten çok agresiftin, iyi misin?' diye sordular. Onlara hazırlanmaya çalıştığımı söyledim. Çünkü ilk yılımda, Play-Off'lardan hemen önce Kobe bana bir idman sonrasında ''Bu aralar biraz daha sertleşeceğimi göreceksin çünkü şimdi Play-Off zamanı. Daha agresif olmalı, daha aç olmalı ve her kimle oynarsak onları mahvetmeliyiz'' demişti. İdmanımızdan önce bunu anımsadım.''



Kobe'den dersler

''Üç farklı ekip vardı sahada. Kobe ve onunla birlikte ilk beş çıkanlar mor tişört giyerdi. Lakers'ın ikinci beşi ise beyaz giyerdi. Pembe giyen üçüncü tayfadaydım ve kendime baktığımda 'Ah, bunlar bana pek de yakışmadı galiba. Evi arayıp var olan her şeyimi ortaya koydum ancak yetip yetmeyeceğini bilmiyorum' diyebilirdim.'' 

Los Angeles Lakers, 2011 NBA Draftı'nın ikinci turunun 46. sırasında onu seçtiğinde kendinden geçmiş gibiydi. Gerçek olan hayalleri, LA Lakers'ın lokavt yüzünden kısaltılan hazırlık kampıyla travmatik bir hale gelmişti.  Pozisyonuna göre kısa olan 1.90'lık guard, her şeyin arkasındaydı. Takımın defansif pick and roll oyunlarına alışmış değildi. NBA'in üçlük çizgisi daha uzaktaydı. Mücadeleler çok daha çetindi. Süre alamadığı bir idman bile olmuştu.

Goudelock, o günden şöyle bahsediyor:
''Oteldeki odama gidip diz çökerek ağlayabilirdim. Bir an için kendime ''Al işte, her şey bitti'' der gibi oldum. O anki halimi beyinle ilgilenen bir bilim adamı bile anlayamazdı. Ancak başımı dik tutup savaşmaya devam edecektim.''

Sprintlerde en hızlı olmayı denemekle başladı. Tecrübesizliğini önüne koyup duran koçlarına inat, savunmada en gürültülü ve en aktif adam olmaya çalıştı. Sonuç olarak yeni Lakers koçu Mike Brown, ona Lakers'ın son iki hazırlık maçında kenardan gelerek oyuna dahil olacağını söyledi. ''Oyuna girdiğimde çok heyecanlıydım'' diyor, LA Clippers'ın oyun kurucusu Chris Paul'ün savunmasında, şut saati dolmak üzereyken topu ön alanda süren Goudelock: ''Etrafıma bakıyordum ve koçların 'şut at' dediğini hatırlıyorum. Chris Paul'ün yüzünün üzerinden bir şut gönderip kaçırdım. Çocuklar çılgına dönmüşlerdi. Andrew Bynum 'N'apıyorsun oğlum' der gibiydi, ben de ''E şut at dediler' gibi bir tepki vermiştim. Gözüme perde inmiş gibiydi ve birkaç kötü şut daha attım.''

Andrew Goudelock 
Lakers günleri devam ederken Andrew Goudelock, 2013 NBA Play-Off'larında Spurs'e karşı oynamıştı. Oyun sertleşmeye başlamıştı. Andrew o an kendine savunmaya odaklanıp doğru şutlar geldiğinde atmayı telkin etti.  İkinci çeyrekte ilk üçlüğünü soktu. İkinci yarıda iki üçlük daha vardı ki bunlardan biri de takımını yeniden öne geçirmişti. Bu maçın ardından Coach Mike Brown'un ofisine davet edilecek ve Preseason boyunca gösterdiği efor sebebiyle tebrik edilecekti. ''Bana, 'sana bir şans vereceğim' dedi. Ancak neyi kastettiğini anlamamıştım, kimse size bir şey söylemiyordu.''

Bir sabah, antrenör odasında Kobe, Andrew'a seslendi: ''Mitch seni görmek istiyor!'' Bu, Goudelock'un Genel Menajer Mitch Kupchak tarafından takımdan kesildiğinin habercisiydi: ''Yüzüm düştü, ağlamak üzereydim. Etrafa bakıyordum ve oraya doğru yürüyordum.'' Ancak sonrasında Goudelock'ın 'Yüreğime böyle su serpildiği bir an daha hatırlamıyorum' dediği o cümle geldi: ''Yok be oğlum, seninle kafa buluyor.'' 

''Çok mutluydum, Kobe de orada bir yerde gülmekten yerlere yatıyordu. Kalbimin böyle çarptığını bilmiyorum.''

O sezon, Goudelock'ın hayatına yön veren sezondu. Üç gün sonra ulusal televizyondan yayınlanan Christimas Maçı'nda Bulls potasına üçlükler gönderiyordu. Sezon devam ederken idmanda Kobe ile ağız dalaşına girmeye bile başlamıştı:

''Gelmiş geçmiş en rekabetçi adamla rekabet etmek benim için en önemli fırsattı'' diyor Goudelock: ''O da buna saygı duyuyordu zira ondan korkmuyordum.'' Mini Mamba, korkusuzluğuyla nam salıyordu. Bir gece, maç esnasında bir takım arkadaşı zor bir şutu pas geçtiğinde o da bunu anlayacaktı: ''Benchteydim, Kobe bana doğru döndü ve ''Şu takımda bu şutu atacak bir sen, bir de ben varız'' minvalinde bir şeyler söyledi.'' Goudelock, ilk ayın sonunda kullandığı üçlüklerin yarısında isabet bulup 12 sayı ve 3 asistle oynadığı Charlotte galibbiyetinin ardından soyunma odasına yürüyordu. Bu sırada Matt Barnes ve Luke Walton'ın aralarında konuşurken ''Şut atmayı sevdiği kesin'' dediklerini duydu ve ''Siz neden söz ediyorsunuz?'' diye sordu. Barnes ve Walton gülerek yanıtladı: ''Kimden bahsettiğimizi biliyorsun, senden söz ediyoruz'' dediler. Hemen ardından da Kobe ''Sana Mini-Mamba diyeceğiz'' dedi, Drew'a göre bu 'harika' bir andı.


Avrupa'ya uyum sağlamak...

Fenerbahçe Ülker'in 55 yaşındaki koçu Zeljko Obradovic, Euroleague'de farklı takımlarla 8 kez şampiyonluk kazanmıştı. Başarıları açısından bakıldığında ondan Avrupa'nın Phil Jackson'ı denilebilirdi. Saha kenarındaki haline bakıldığında ise ondan 1985'lerin Bobby Knight'ı diye söz edilebilirdi.

 ''Oyuna dönük tutkusu tıpkı bizim gibi'' diyor Goudelock, ZOC için: ''Yüzünün kızardığı bazı anlarda o renge kırmızı diyemiyorsunuz. Nerdeyse morarıyor. Bazen ona bakamıyorum çünkü eğer gerçekten çok ama çok sağlam biri değilseniz bu bakış sizi etkileyebilir. Buraya ilk geldiğimde buna alışık değildim. Hatalar yaptığımda antrenörlerime 'Gırtlağıma sarılacak gibi görünüyor' diyordum. Ancak onlar da bana onun aslında öyle biri olmadığını söylediler. Sonrasında da o benimle konuşup ''Bu kişisel bir şey değil, benim kendi yapımla ilgili'' dedi. Galibiyet şüpheye düştüğünde topu bana emanet edeceğini söyledi.'' Ayrıca Obradovic, Goudelock'ın daha fazla savunma yaparak ve ikili sıkıştırma geldiğinde takım arkadaşlarının iyiliği için daha akıllı kararlar alarak sürelerini hak edebileceğini anlattı skorer oyuncuya.

Fenerbahçe Ülker Genel Menajeri, Avrupa'nın en 'winner' koçu hakkında şöyle diyor: ''Onu şahsen tanısanız çok şaşırırdınız. Çok barışçıl ve oyuncularına büyük saygı duyuyor. Her zaman diyalog kurmaya çalışıyor, çok büyük talepleri olduğunda bile... Basketbolun 7/24 olduğuna inandığını biliyorsunuz, ancak aynı anda onun iyi bir kitabı okuduğunu, güzel bir akşam yemeğinin tadını çıkardığını, kaliteli müzikler dinlediğini veya TV izlediğini görebiliyorsunuz.''

''Drew için ilk başta Obradovic gibi bir koçun yoğunluğunu ve taleplerini anlamak biraz zor oldu. Ancak ilk birkaç ayın sonunda aralarındaki ilişki, karşılıklı anlayış sayesinde gelişti ve Drew da maçtan maça daha iyi bir hale geldi. Buralarda patlayıcı etkiye sahip bir oyuncu olmak istiyorsanız sahaya her çıktığınızda devamlılığınızı sürdürebilmelisiniz. Sezon boyunca her gün, günde iki sert idmanla çalıştılar. Goudelock'un savunmadaki sorumluluğu gelişti, alan savunmasında sınırı olmayan Avrupa'nın savunmadaki küçük oyunlarını çözdü.''


Goudelock ise şöyle anlatıyor: ''Eğer sahada olmak istiyorsanız, herşeyinizi vermeniz gerekiyor. Eğer yapmanız gerekeni yapmazsanız, daha çok koşmanız gerekecek. Obradovic herkesi mesul tutuyor. Bazen onu anlamakta zorlanıyorum. Bir kez bana 'Ray Charles bile bu pası görürdü be' diye bağırmıştı, hala düşündükçe gülesim geliyor.''

Goudelock devam ediyor, ''Anlatmak istediği iki aşama var. Bize 'Bu böyledir' diyor, sonra da 'Hayatın tamamı böyledir' diyor.  Bugünkü idmanda da böyle konuştu çünkü biri rotasyonda gecikti ve koç çıkıp ''Bir saniye herşeyi belirleyebilir. Tüm hayat böyledir'' dedi. İçimden güldüm, zira güldüğümü duysa beni gözyaşına boğabilir. Bu böyledir.'' 

Rüyalar, rüyalar...

Stone Mountain'de doğan Goudelock, büyüdüğünde iki basketbol bursu teklifi aldı. Charleston'daki kolej kariyerinin son döneminde, Coach Bobby Cremins'in ekibinde oynarken tüm ülkede 23.4 sayı ortalaması tutturmuş ve bu alanda en skorer 4. oyuncu olmuş, aynı dönemde üç sayı çizgisinin gerisinde %40.7 ile oynamıştı. Los Angeles Lakers, 2012-13 sezonundan önce onu takımdan kesmişti, ancak aynı dönemde Goudelock iki farklı D-League takımıyla NBDL'i domine edip MVP seçilecekti.  Sezonun sonunda sakatlıklar sebebiyle başı ağrıyan Lakers, onu yeniden takıma çağırmıştı ve Goudelock, Spurs karşısında Lakers'ın sürpriz galibiyeti patlattığı maça 20 sayıyla damgasını vurmuştu.

Rusya'da Unics Kazan formasıyla oynadığı son sezonla ilgili bahsettiği şeylerin başında buz gibi hava geliyor: ''Araba kullanmak mümkün değildi zira aracınız yolda gezip duruyordu, her yerde spin atan insanlar görüyordunuz. 20 kat giyinip büyük botlar ve kalın pantolonlar giymeden dışarıya adımınızı atamıyordunuz. Amerikan yemeği yoktu, kimse İngilizce konuşmuyordu. Takım arkadaşlarım, Avrupa'daki ilk yılımda muhtemelen Avrupa'nın en zorlu durağına geldiğimi söylüyorlardı.''

Goudelock o sezon Rusya Ligi'nde MVP Ödülü'ne layık görülürken, EuroCup'ta da en iyi oyuncular arasında anılacaktı. Aynı dönemde Avrupa basketbolunun efsane yöneticilerinden Maurizio Gherardini onu fark etti. İtalyan kulübü Benetton Treviso'da geçen 14 yıllık kariyerinde Mike D'Antoni, Zeljko Obradovic, Ettore Messina ve David Blatt ile çalışmıştı. İtalyan yönetici, 2006'da Toronto Raptors onu Başkan Yardımcılığı ve Genel Menajer Asistanı olarak göreve getirdiğinde NBA tarihinde bir NBA takımında üst düzey yöneticilik yapan ilk Avrupalı olmuştu. Devamında Oklahoma City Thunder'a danışmanlık yaptı ve sonrasında Fenerbahçe Ülker'in yolunu tuttu.

Gherardini, Obradovic ile Mini-Mamba arasındaki diyalogu şu sözlerle anlatıyor: ''Drew'un son topu kullanıp soktuğu ve kazandırdığı bir maçın ardından koçun yanına gidip bunun benim için bir sürpriz olmadığını söyledim. Zira bunun Drew'un şahsiyeti, Drew'un maçı olduğunu biliyordum. Bu çocuk topun el yaktığı anlarda baskı altındayken bu şutları atmayı seven bir oyuncu.''


Goudelock, Euroleague'in en iyi ikinci beşine seçildiği sezonda 16.4 sayı ortalaması ile takımına bu alanda liderlik etti. NBA ile NCAA'in karışımı konumundaki Avrupai üçlük mesafesinden %%45.5 ile atan keskin şutör, Kobe'den öğrendiği küçük oyunların birçoğunu buraya uydurmaya çalıştı. Bu küçük detaylar, atletik yönü git gide zayıflayan Kobe'yi NBA'de ayakta tutmaya yeten şeylerdi.

''Koç, baskı anında elini taşın altına koyabilen birine sahip olmaktan son derece memnundu. Şayet biz NBA'in 'clutch', Türklerin 'topun el yaktığı an' dediği bir anla 10 kez karşılaştıysak, 8'inde bu Andew'un şutu olacaktır'' diyor Gherardini: ''Koç ona tamamıyla güveniyor.''

Gherardini bir gün Fenerbahçeli antrenörlere ve oyunculara yeni skorerlerini tanıtmaya çalışırken elinde Goudelock'ın amcasıyla ilgili bilgiler içeren kağıt tutuyordu. Amca Goudelock, lisedeyken Gainesville'de Amerikan Futbolu oynuyordu ve kemik kanserine yakalanmıştı. Sol bacağının dizinden altında kalan kısmı ampute edilmek zorunda kalımıştı. 4 yıl sonra, 1986'da vefat edene kadar son iki sezonunu tek bacağı protez üzerinde tüm ağrılarına rağmen tamamlamayı başarmıştı.

''Üniversitedeyken bir gün bilgisayarda bana benzeyen birini gördüm. Büyürken yanımda yalnızca annem vardı. Babam etrafta yoktu. Bu yüzden hiçbir şey sormamıştım.'' Daha sonrasında bu adamın adı Andrew Goudelock olan amcası olduğunu öğrenecekti: ''Adımı ondan aldığımı bilmiyordum.''

Gherardini'nin Goudelock ve arkadaşlarına genç yıldızla ilgili anlatmak istediği nokta buydu: ''Onlara Drew'un hayatındaki değerleri, sertliğini ve asla pes etmeyişini anlattım. Drew'un ailesi, ona Andrew adını verirken amcasının hayalini kurduğu ihtişamlı kariyere ulaşabileceğini ümit ediyorlardı. Drew, bu hikayeyi duyduğunda çok şaşırmıştı. ''

Gherardini bunları anlatırken, Zeljko Obradovic başını anlamlı bir biçimde sallıyordu. Hayatın tamamı böyleydi.


Türkiye'de bir yıldız

Çok çabuk elden çıkardığı üçlükleri, Juan Carlos Navarro ile paylaştığı, hareket halindeyken şut atma konusundaki zirvesi ve Avrupa'daki en talepkar koçun komutasında ortaya koydukları, Goudelock'ın yedek sırasından destek bekleyen herhangi bir NBA takımı için ideal seçim olabileceğini gösteriyor. Goudelock, bununla ilgili ''NBA'de elbette bir şans daha elde etmek sitiyorum. Bu her zaman ilk hedefimdi. Ayrıca yarı yolda kalmak istemiyorum. Bazı oyuncuların garantisi olmayan, yarım sezonluk korkunç kontratlar aldığını görüyorsunuzdur. Ben gerekli diyeti ödedim, eğer böyle bir şey olacaksa bunun gerçekten büyük bir iş olması gerekiyor'' diyor. Goudelock, araba, ev ve ailesinin (1 yaşında Andrew Jr. adında bir oğlu var) tüm ihtiyaçlarını karşılayan Fenerbahçe'den, vergi kesintilerinden sonra 1.85 milyon dolar aldığını belirtiyor: ''Birçok kimse küçük bir pencerede basketbol oynadığınızı anlamıyor. Var olan sınırlı zamanda yapmanız gerekeni yapacaksınız. Sağda solda oturup NBA'i bekleyemezsiniz çünkü onlar, onları beklediğiniz biliyorlar. Orada olmayı çok istiyorum ancak cazibesine de yenik düşmeye niyetim yok.'' Her ne kadar 'eve' dönmüş oyuncular bu fırsatı, baskıyı ve gürültüyü hayal dahi edemeseler de o, bu haftasonunun değerini anlamış durumda. Gerçi evdekiler diyoruz da, Kobe anlamıştır.

''İşler bizim için korkunç gidiyor olabilir ve ben yedek sırasından Kobe Bryant'ın çıldırdığını görüyor olabilirim. Öyle durumlarda Kobe gözlerini kapatır, 10'a kadar sayar, derin bir nefes alır ve oyuna geri döner. Hiçbir şey olmamış gibi gerçekliğe geri döner. Bunu ilk yaptığında ne yaptığını anlayamamıştım. Bana 'Phil Jackson'un bize söylediği şeylerden biri, her durumda sakin kalmaktı. Çünkü işlerin ne zaman terse döneceğini bilemezsiniz' demişti.

 Cuma günü işimiz çok basit: gözleri kapat, baskıyı sessize al, 10'a kadar say. ''Oyunda olduğum ve bir şeyler yaptığım her an, aynı yaklaşımı göstermeye çalışıyorum. Çünkü o haklı, bir şut tüm oyunu değiştirebilir ve siz bunu aklınızda tutmalısınız. Kobe'den öğrendiğim en büyük şeylerden biri de bu.''

'Pozisyonuna göre kısa', 'vasat bir kolejden çıkma' denilen bir oyuncunun, Madrid'te ev sahibi takım karşısında dünyanın en büyük ikinci şampiyonluğunu elde etme yolunda bu kadar rahat olmasının başka bir nedeni yok.

Çeviri: Ahmet Melik SUBAŞI

Yazının orijinali: http://www.nba.com/2015/news/features/ian_thomsen/05/14/ex-laker-andrew-goudelock-makes-mark-in-turkey/index.html?ls=nbahpsplit2

LeBron James hakkında daha önce duymadığınız 5 gerçek



''Eeeh, çok klasik oldu bu artık ama'' demeye ramak kala, tek bir yazıyla da olsa dönemin modasına uyalım.. Bu kadar popüler olmasının bir anlamı olmalı değil mi?

Buyrun; LeBron James hakkında daha önce duymadığınız 5 gerçek:


1) 10 yaşından lise yıllarına dek yalnızca bir idmanı kaçırmıştır.
LeBron James'in lisedeki antrenörü Dru Joyce, o dönemde tüm takım arkadaşlarıyla birlikte zaman zaman kendi evinde kalan ve eşinin yemeklerine bayıldığını ifade ettiği LeBron James'in çalışkanlığına vurgu yapıyor: ''LeBron'un hiçbir zaman kendisini kutsayan temel yeteneklerini doğuştan kabul edişine (*1) şahit olmadım.'' Joyce, Bron'un 10 yaşından lise mezuniyetine kadar yalnızca bir idman kaçırdığını sözlerine ekliyor. Hatta LeBron'un herkesten daha fazla idman yaptığına bile değiniyor. Coach Joyce, ''Bir haftaya daha fazla idman sığdırma şansı bulduğumuz her an idman yapıyorduk, zira çocuklar birlikte oynayıp bir arada yetişmeyi her şeyin önünde tutuyorlardı'' diyor. Kaçan tek idmanı merak ettiğinizi biliyorum. LeBron, bu fedakarlığı elzem bir zamanda üvey babası Eddie Jackson'ı ziyaret etmek için yapmış.


2) Üniversiteye gitmeyip doğrudan NBA olmaya karar verdiği an...
LeBron James, adını 2003 NBA Draftı'na yazdırma kararı aldığında herkes bu kararın pozitif yönüyle ilgilendi; gazeteler çarşaf çarşaf analizlerle yeni bir yıldızın doğuşundan söz ediyordu. Ancak NBA'e gitmek demek, aynı zamanda koleje gitmemek anlamına da geliyordu ve basketbolun teknik parametreleriyle düşünülüğünde bu bir yerde risk sayılabilirdi. Ancak LeBron, bir gün bunun bir risk olduğu düşüncesini kafasından tamamen sildi. Coach Joyce, o günlerden şöyle bahsediyor: ''Ben başından beri onun lisedeki ilk yılında ve ikinci yılında kolej seviyesinde olduğunu düşünüyordum. NBA'e gitme kararını almadan önce ülkenin bir numaralı oyuncusu olarak gösterilen Lenny Cooke'un (LeBron'dan 3 yaş büyüktü ve Adidas ABCD Kampı'nın MVP'si seçilmişti) karşısına çıktı. LeBron, Cooke'u bildiğin dağıttı. O andan sonra hepimiz onun doğrudan NBA'e gidebileceğine kanaat getirdik. Doğrudan NBA'e gidecek ve asla kolej basketbolu oynamayacaktı.''


3) Forma numarası olarak 23'ü seçtiğinde henüz 11 yaşındaydı.
11 yaşındaki LeBron, deplasmanlı basketboldaki ilk yılında kendisine kaç numaralı formayı giymek istediği sorulduğunda tek bir an bile tereddüt etmedi: ''23'ü istiyorum.'' Elbette bu efsane yıldız Michael Jordan'dan ileri gelen bir istekti. Joyce, bu konuyla ilgili şöyle diyor: ''James'in odasındaki duvar, Sports Illustrated, ESPN gibi dergilerden kesilmiş bir yığın Michael Jordan posteriyle kaplıydı. Bu, LeBron'un en büyük olma yolunda her gün kendine sunduğu, hatırlatma niteliğinde bir seçimdi. Elbette o dönemde ilham kaynağı ve favori oyuncusu Jordan olmayan bir çocuk yoktu; James de tıpkı diğerleri gibi en iyi olma yolunda Michael Jordan'dan ilham alıyor, ona benzemeye çalışıyor ve zirveye giden yolda Jordan'ın çalışma etiğini örnek alıyordu.''


 4) Bunun dile getirilmesini pek de sevmiyor ama söylemeden de olmaz: LeBron James, yanında annesi olmadan ilk kez uçağa bindiğinde ağlamıştı.
Coach Joyce bu anı hatırlayınca gülse de içten içe James'in o halini hatırlayıp buruluyor: ''LeBron, bu andan bahsedildiğinde hiçbir şeyden utanmadığı kadar utanıyor.''

''İlk kez uçağa bindiğinde ağlamıştı. Annesi yanında olsun istiyordu. Elbette bir çocuk için yanında ona gözü gibi bakan tek kişi yokken ilk kez tek başına uçağa binmek bunaltıcı bir şeydi.'' diye devam ediyor Joyce, ve bir espriyle noktalıyor: ''Ancak artık o, hepimizden çok daha tecrübeli bir uçucu.''



5) Basketbol kariyeri öncesinde Ohio Eyaleti'nin Akron kenti dışına çıkması dahi mümkün olmamıştı.
Haritadan ABD'ye bakın; evet, bu yazıyı okuyorsanız hepinizde az çok aşinalık vardır, o yüzden pek de büyük gibi görünmüyor olabilir. Yine de ben bir hatırlatma yapayım; İstanbul-Londra arası 3.5 saat civarı sürüyor. Los Angeles New York arası ise 6 saat...

Bu açıdan bakıldığında yokluk içinde büyüyen bir ABD'liden tüm Birleşik Devletler'i gezmesini bekleyemeyiz. Yine de komşu şehre de olsa gider insan, değil mi? Gitmemiş. LeBron James'in antrenörü Joyce, bu durumu şöyle anlatıyor: ''Elbette, Memphis'in dışındaki bir otelde kalmak 1960'lardaki St. Albans'ı ziyaret etmekle aynı şey olmayabilir, ancak bu çocuklar için bu devasa bir şeydi. LeBron, Akron'un dışına çıkmamıştı ve bu kentin dışında, onun rekabet edip bir şeyler kazanabileceği koskoca bir dünyanın var olduğunu ona anlatmak, LeBron'u ve diğer çocukları motive etmek için harika bir yoldu.''

 Oğlu ve diğer takım oyuncuları ile birlikte 18 saate varan karayolu seyahatleri yapıp birçok maça çıktıklarını ifade eden Dru Joyce,Florida'daki Cocoa Plajı'na yaptıkları bir seyahatte LeBron James ve arkadaşlarının okyanusu ilk kez gördüklerini anlatıyor. Bu yolculukların nasıl geçtiği sorusuna ise bi tebessümle cevap veriyor: ''Sporu seviyorlardı. Sürekli spordan konuşup, sporla yatıp kalkıyorlardı.''

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------

*1: 'Bu da ne demek oluyor ki?' diye soranlar için hemen açıklayayım:  Amerikalıların 'take for granted' diye bir deyimi var. Sözlük anlamı olarak 'Bir şeyi doğal karşılamak' manasına gelen bu deyim, özellikle sportif jargonda ''Avantaj gibi görünen bazı şeylerin üzerine yatmayıp onları yok sayarak çok çalışma'' anlamında kullanılıyor. LeBron'la ilgili vurgulanmak istenen şey de ''Olağanüstü doğal yeteneklere sahip olmasına rağmen hiçbir zaman bunlara güvenmeyip çok çalışma'dan başka bir şey değil.